Vücuduna göre oldukça büyük kel kafası ve iri mavi gözleriyle bana baktı. Yorgun dudaklarını kıpırdatmak için büyük gayret gösteriyormuş gibi geldi bana. Oysaki ben ne kadar da mutluydum onun yaşındayken. Annemin sık  sık sildiği penceremizden içeri bir badem ağacının dalı girerdi. Annem her seferinde huysuzlanırdı ama bilirdim o da severdi bu badem ağacını. Şimdi karşımdaki çocuk bu mutluluğu nasıl yaşayamaz, hangi insan buna katlanabilir diye geçirdim içimden. Ancak düşünmemle cevabımın gelmesi bir oldu. Biz, her şey bizim yüzümüzden olmamış mıydı?

        Yorgun gözlerini kırpıştırdı. Üstündeki yorgunluğa yılların değil, bir zamanlar bizim neslimize ait bireylerin sebep olduğunun bilincinde olmam da onu dinlerken binlerce kez pişman olmama yetiyordu. Bu pişmanlığı her gün yaşamak sonucu değiştirmezdi elbet. Ama bir şans dilerdim yine de. İkinci bir şans… O cılız sesle düşüncelerimden sıyrıldım. Kaşları hafifçe kalktı, meraklı mavi gözler gözlerimle buluştu. Ve o malum soru: “Anne, niye suyumuz bu kadar az?” Daha önce defalarca bu konuyu konuşmuştuk. Yaşının küçük olması bu denli büyük bir sorunu görmesini engellemiyordu. Evimizi anlatmıştım ona, yanındaki küçük dereyi. Beni dinlerken öyle özlemle bakıyordu ki gözleri… Sadece gözleri mi, bir eli diğerinin içindeydi. Bağdaş kurmuştu yerde. Sol dizinin üstündeki küçücük eli, diğer elini sımsıkı tutuyordu. Bıraksa kaçacakmış gibi duran o el, oraya gitmek istiyordu, yeşil çayırlara, evimin yanındaki o serin dereye…  Hiç beklemediğim şu sorusuydu, hala vicdan azabı içinde olmama neden olan: “Anne neden bana o kadar garip bakıyorsun?” Şaşırmıştım. Yüzüne baktım. Bana “cevap istiyorum” der gibi bakıyordu. Kollarımı uzattım. Yavaşça yanıma geldi. Elimi esmer omzuna attım. “Niçin böyle düşünüyorsun?” Yutkundu. Kızmamdan korkuyordu sanırım. “Sana ne zaman soru sorsam, uzun uzun düşünüyorsun. Bana açıklamakta bu kadar zorlandığın şey nedir. Yüzüme bana acıyormuş gibi bakıyorsun.” İnce boynuna sarıldım ama cevap veremedim. Bir daha da sormadı.        

        Kızım bugün 14 yaşına bastı. Ve ben, hala bana o soruyu tekrar ne zaman soracağının tedirginliği ile yaşıyorum. Tekrar sorarsa ne cevap vereceğim? O artık küçük bir kız değil ki, sarılmamla avunup aradığı cevaptan vazgeçsin. Tabii ki her şeyi biliyor, onları bu duruma getirenin bir zamanlar biz olduğumuzu, tedbirsizliğimizi, kayıtsızlığımızı… O sormuyor, ben de cevap vermek zorunda kalmıyorum. Sorsa da cevap verebilir miyim bilmiyorum.           

        

        Kurumuş dudakları biraz daha su istiyordu. Ancak bugün için ayırdığı su çok azalmıştı. Eskimiş kâğıdı düzgünce katladı. Her gün okumaktan bıkmadığı bu kağıdın kokusu annesinin kokusu muydu, yoksa bugün kıyafet yerine giydikleri o naylon torbaların mı? Düşündü:”Annemin bir zamanlar anlattığı o dere ne kadar uzak şimdi.”        

         Saatine baktı. Çekmeceden çıkardığı iki kapsülü kızına götürecekti şimdi. Havanın bu kadar kirli olmasıydı kızını bu kapsülleri içmeye zorlayan. Odasına gitti. Camdanmış hissi veren kemikleri ince derisinin garip bir şekil almasına neden olmuştu. Yavaşça elini tuttu ve yüzüne sevgiyle bakmaya çalıştı. O gözler ona bir şey söylemeye çalışıyordu. Yavaşça tuttuğu eli öptü. Kapsülleri verdi. Kapıdan çıkarken kızına tekrar baktı. Annesinin cevap vermesine gerek yoktu. “O da yüzüme böyle bakardı.”