Soğuk bir gündü. Ama öyle böyle bir soğuk değildi bu. Esen rüzgar insanın içine öylesine işlerdi ki, gökyüzünden düşen küçük beyaz kristalleri izlemeye, burnuna değip su haline dönüşen kar taneleriyle mutlu olmaya fırsat bulamazdı dışarıda dolaşanlar. Kartpostallardan alınmış gibi görünen ağaç dallarına bakıp sevindiklerini hissedemezlerdi. Hissettikleri tek şey vardı: soğuk. Her nefes aldıklarında ciğerlerindeydi bu soğuk. Eldivenlerinin, şapkalarının korumaya yetmediği ellerinde, ayaklarında, burunlarında, kulaklarında… Yaşadıkları mevsimin, bulundukları anın tadını çıkaramazlardı. Her yeri kaplamış, sokağı adeta aydınlatmakta olan o enfes beyazlığı değil, sıcacık evlerini, yanında oturup ısınacakları kaloriferlerini, sobalarını düşünürlerdi. Bir de sıcacık bir çay belki de… Karın üzerinde iz bırakmakta olan ayakları, biraz ısınabilmek veya sıcak bir yere bir an önce ulaşmak için gittikçe hızlanarak izlerdi birbirini.

Böyle bir günde karlara bürünmüş, pembe renkli, küçük, mütevazı bir apartmanın kapısı çalındı. Megafondan gelen, “Kim o?” diye soran kadının sesi bile adeta bir sıcaklık yaymaktaydı sokağa. Ama sıcacık bir evden geldiği belli olan bu sevecen ses bile pembe apartmanın önünde bekleyen miniğin titreyen dudaklarından, bu soruya cevap veren bir iki kelimenin dökülmesi için yeterli cesareti verememişti ona. Soğuğun ve utancın etkisiyle küçük yanakları pembeleşmişti. Ne onu rüzgârın vücuduna doğru üflediği buz gibi havadan koruyabilecek kadar kalın giysileri vardı ne de saçını ıslanmaktan koruyacak bir şapkası. Kahverengi dalgalı saçları sırılsıklam olmuştu. Ama bunlara rağmen etrafına küçük pırıltılar saçarak bakıyordu birazdan ağlamaya başlayacağını işareti olan dolu dolu olmuş mavi gözleri. Burnunuysa uzunca bir süredir hissetmediğini fark etti.

Kadının sesini birkaç kez daha duyduğunda çoktan uçuşan kar tanelerinin ulaşamadığı bir köşe bulmuştu kendine. Islak ayaklarını ve kızarmış ellerini ovuşturarak ısıtmaya çalışıyordu.

Kar dindiğinde yerdeki ayak izlerini beyaz bir tabaka örtmüştü. Pembe apartmanın bahçesinden bir çift küçük göz, kardan adam yapan, kartopu oynayan, karın içinde çığlık çığlığa koşuşturan, yerlerde yuvarlanan çocukları; yoldan gelip geçen insanları izliyordu. Hiçbir uzvunu hissetmiyordu artık. Vücudunu kaplayan tatlı sıcaklığın etkisiyle yüzüne bir gülümseme yerleşmişti. Kendini derin bir uykunun kucağında bulmak üzereydi ve tüm izledikleri rüya gibiydi. Belki pembe apartmanın yardımsever sakinlerinin birinin evinde açılacaktı gözleri. Belki de bu derin uykusu sonsuzluğa uzanacaktı…

deniz