Gece soğuktu. Onun gecesi, hep soğuktu. İzlerdi göklerden zavallılığın portresini; onların gizli hüznünü izler, onların akmayan gözyaşlarını kanatırdı yüreğinde. Tüm lütfedilmiş olanların, en büyük gücü içinde taşıyıp bu güçle kendilerini hapsedenlerin, insanların zavallı acılarına uzaktan bakar sızıyı yakınında hissederdi. Yürüyen ölüler gibi oradan oraya sürüklenen büyük kalabalıklar… Her biri hissederdi içlerinde bir yerdeki o görünmez zincirleri. Ama anlamazlardı zincirleri tutanların kendileri olduğunu. …

Gece soğuktu. Onun gecesi, hep soğuktu. İzlerdi göklerden zavallılığın portresini; onların gizli hüznünü izler, onların akmayan gözyaşlarını kanatırdı yüreğinde. Tüm lütfedilmiş olanların, en büyük gücü içinde taşıyıp bu güçle kendilerini hapsedenlerin, insanların zavallı acılarına uzaktan bakar sızıyı yakınında hissederdi. Yürüyen ölüler gibi oradan oraya sürüklenen büyük kalabalıklar… Her biri hissederdi içlerinde bir yerdeki o görünmez zincirleri. Ama anlamazlardı zincirleri tutanların kendileri olduğunu.
Biri vardı; küçük bir kız. Küçük bir çocuk olmanın, her şeye şaşırmanın gücüyle görmüştü zincirleri. İçi ölmüş olanları görüp şaşırmıştı, inanamamıştı bu zavallılığa. Bir umut vardı küçücük göğüs kafesindeki kocaman yüreğinde: Belki özgür kalınabilirdi. Belki bir gün ulaşırdı zincirleri tutan, içinde sakladığı o güçlü ellerine. Belki başarır ve açıverirdi yumruklarını o. Ve gösterirdi tüm dünyaya özgürlüğe giden cesur ama esarete gidenden kolay yolunu.
“Bakın!”diyecekti özgürlüğünün gücüyle çıkan sesi. “Özgür olabiliriz!”
Bu hayalle yatmıştı küçük, ne yaptığını unutmuş seri üretim ellerinde üretilmiş yatağına. Uyurken gülümsemişti umutla ve işte o zaman yukarıdan izleyen hüzün rengindeki melek gördü onu.
İnsanları izlediği hüznünü üstüne sindirdiği tepesini ardında bırakarak süzüldü yeryüzüne. Nasıl da kıpır kıpırdı yeryüzündeki ölüler… Amacını unuttukları küçük hesapları için birlik olmaya koşarken her biri ne kadar yalnızdı aslında… Ve bir amaca ulaşınca içlerindeki boşluğu, zincirleri hissedip gerçeği anlamamak için bir başka amaca koşacaklardı yine; nereye koştuğunu bilmeyen, korkmuş körler gibi. Ta ki sonunda yorgunluktan düşüp hiçliğe karışana dek…
Kölelerin dünyasının üzerinde dev kanatlarını germişti hüznün meleği; ama hiç kimse onu görmezdi. Zincirler ilk önce gözlerini kapatırdı onların. Sadece başları üzerinden uçan özgürlüğün, yani onların esaretinin rüzgarını hissedip bir an duraksayanları olurdu. Sonra düşünmeye cesaret edemeyip günlük işlerinin ardına saklanırlardı can havliyle. Pek azı başını kaldırıp bakacak gücü bulurdu kendinde; ama onların da çocukluğu ölmüştü. Gördükleri ışıltının kayan bir yıldız olduğu bahanesini uydururlardı kendilerine. Böylece güvenli korkularına çekilirlerdi. Onlar görmezdi.
Dev kanatlar, küçük kızın yatak odasının penceresi kenarında toplanıp kapandılar. Meleğin hüzünden başka şeyi pek seyrek gören, bilge gözleri baktı küçük kızın gülümseyen yüzüne. Kurtuluş rüyalarına, umutlarına baktı. İnce parmaklı narin elini uzattı bu güzelliğe dokunmak için. Ama kıyamazdı hüznünü bulaştırmaya; bu saflığı bozmaya. Sadece başucunda tünedi yorgunca ve izledi gün doğana dek bu rüyaları, gençliği, inancı. Kıyamazdı; çok yaklaşmadı.
Gün doğarken, hemen önceki kızıllığın soğukluğu altında titredi küçük kız, uykusunda. Meleğin de içi titredi bu güzelliğin karşısında. Neşe saçacak tomurcuklarını zamansız çıkarmış, küçük bir ağacın çaresizce dona yakalanması gibiydi. Meleğin kalbinde acı dallandı yine. Bir gün gelecek ve bu küçük kız büyüyecekti. Ya diğer ölülerden biri olacaktı; zavallı ve tutsak. Ya da özgür kalacak ama diğerlerine gösteremeyecekti özgürlüğün yolunu.
“Bakın!”diyecekti özgürlüğünün gücüyle çıkan sesi. “Özgür olabiliriz!”
Ve onlar da onu aforoz edeceklerdi; kovacaklardı; kızacaklardı; kıracaklardı… Öyle ya, bu küçük kız kalplerindeki en derin acıya dokunmuş, her zaman kaçtıkları saklandıkları korkaklıklarını yüzlerine vurmuş olacaktı. Ve ondan kaçmak yerine kendilerinden kaçıracaklardı onu. En iyi son, bu kızın da başındaki melek gibi bir hüzün bekçisi olup sonsuza kadar başkalarının acılarını çekmesi olurdu. Tabi diğerlerine katılmazsa… İçindeki zinciri tutan yumruklarını açıp dev kanatlarını gerip özgürlüğe atlamak için cesaret edebilirse…
Hüzün bekçisinin yorgun kızılı gözlerinden bir damla gözyaşı aktı sürmeler arasından. Tek bir damla; umudu onurlandırdı ve kızın rüyasına düşüverdi. Zavallı kızın içindeki sırça kırıldı; hüznü tanıdı ömründe ilk kez. Her şeye şaşırıp hayran olduğu gibi buna da büyülenerek katlandı. Uykulu gözlerinin kenarından akan yaşlar hem yastığına hem de kendinden saklı cennetine aktı. İrem olup taştı acısı. Hüzün gözlerinin derinlerinde bir yere yerleşti, ömrü boyunca ağır yükünü taşıtmak üzere.
Küçük kız titrek bir nefes verdi yattığı yerde. Yavaşça açtı şimdi daha bir başka gören gözlerini. Cam açıktı; içeri esen göğün serin nefesi ürpertti kızı. Kız yatağından çıkıp soğuğa rağmen dikildi o camın önünde. Uzaklarda, şafağın silikleşen çizgisine doğru uçan geniş kanatların ardından baktı hayranlıkla.
“Lütfen…”dedi içi acıyarak. Biliyordu ki o duyardı. “Yarın gece yine gel.”
Böyle başladı hüzünle umudun arkadaşlığı.
(Lord Rochben’e)