Krego, gün boyu şahit olduğu dehşet görüntülerinin artık yüreğine kazınmaya başladığını hissediyordu. Kaçışan insanlar, yerde inleyen askerler ve asiler, bazı köşelerde isyancıların cirit attıkları birkaç gün öncesinden kalmış kadın ya da çocukların morarmış cesetleri, kargılara geçirilmiş başlar, insan etiyle ziyafet çeken leş kargaları, acı, inlemeler, ölüler, ölüler, ölüler… …

Krego, gün boyu şahit olduğu dehşet görüntülerinin artık yüreğine kazınmaya başladığını hissediyordu. Kaçışan insanlar, yerde inleyen askerler ve asiler, bazı köşelerde isyancıların cirit attıkları birkaç gün öncesinden kalmış kadın ya da çocukların morarmış cesetleri, kargılara geçirilmiş başlar, insan etiyle ziyafet çeken leş kargaları, acı, inlemeler, ölüler, ölüler, ölüler… Çok savaş görmüştü ama hiçbir savaş alanında silahsızlar, kadınlar ve çocuklar olmazdı. Hiçbir savaş, onu kendi halkına karşı savaşmaya zorlayamazdı; bu savaşa kadar. Kral Oberron ile Şövalyeler Komutanı Krego’nun savaşı… Bu düşünce ruhunu kavuruyordu, öfkeyle, suçlulukla, huzursuzlukla. Ama sesli olarak dile getiremeyecek olsa da artık bunu inkar edemiyordu; bugünden sonra değil. Bu asileri Oberron beslemişti ve şu köşede yatan çocukluk arkadaşı, askeri, yoldaşı Şövalye Nial’ı da Krego. Ve şu taraftaki morarmış, kargaların etlerini didiklediği genç kadını da bu ülke…
Krego’nun sessizliği ve gerginliği tüm savaşçılarda ortaktı. Krego’nun yanında topallarken zincir zırhı hafifçe şıngırdayan Nishameth’in gözlerinde de aynı kasvet vardı. Krego’yla birlikte bir başka cesedin yanında eğildi ve iki ucundan tutarak peşlerinden gelen öküz arabasının içine attılar. Öküzleri çeken suratsız tüccar görmez gözlerle ilerlemeye devam etti. Çatışmalar asilerin başının ölümünden sonra kısa sürede sonlanmıştı. Daha kısa süre sonra şehirdeki pek az bilinen yerlerde saklanmış suçsuz insanlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Şövalyelere tezahürat edemeyecek kadar açlık, sefalet ve acı içinde olsalar da yardım etmeye başlamışlardı.
Krego hafif bir iç çekişle karnındaki yarayı görmezden gelerek bir başka cesede yöneldi. Nisha ona artık durmasını ve tedavi olmasını söylemeye kalkışmadı; kendi bacağındaki mızrak yarasıyla devam ederken değil.
Cesetler bir günde toplandı ve yakalanan asiler toplu mahkemelerin ardından idam edildi. Karar Krego’ya ait olmasa da Krego bundan tiksiniyordu; kılıç kılıca savaşla aynı şey değildi bu, kendi halkıyla kılıç çarpıştırdığı gün içini rahatlattığından değil… Ve çarpıştırmaya devam etmek zorunda olması. Asilerin önemli bir kısmı kuzeye kaçmıştı, savunmasız köylere ve kırsala doğru. Takip etmek zorunda kalacaktı ve bu kez baştan savma bir mahkeme imkanları bile olmayacaktı.
Yumruğunu sıkarak izledi, altından tabure itilen son asinin darağacında sallanışına. Az ötede kalabalık içinde sessizce onu izleyen küçük bir kızı gördü sonra. Tek başına, çamurdan tanınmaz hale gelmiş bir paçavraya sarınmış duruyordu orada. Kirli yüzünde kocaman mavi gözleri parıldayarak bakıyordu Krego’ya. Çocukların merakından ve neşesinden mahrum, ölüm görmüş bir çocuğun bakışı.
Krego yaptığının farkına bile varmayarak yürüdü kızın yanına, diz çöktü. Küçük kızın ifadesizliğine bakarak çekti kılıcını. Sivri ucu toprağa bastırıp kabzayı iki eliyle kavradı.
“Bu sona erecek.”diye and içerken kendi sesini tanıyamadı.

****

Oberron habercinin sinir bozucu bir şekilde gülümseyen, iyi haber için ödüllendirilmeyi bekleyen yüzüne ifadesizlikle baktı. Elinin hafif bir jestiyle çekilebileceğini işaret ederek ardına döndü. Tahta çıkan merdivenlerin yanında zorlukla ayakta duran başbüyücü derinden gelen bir öksürükle iki büklüm oldu. Yüzü hastalıklı sarıdan beyaza çaldı. Hizmetkarlardan biri kralın elinin altına şarap kadehinin bulunduğu tepsiyi uzattı. Oberron, kadehi alıp birkaç adım ötesinde başlayan merdivenlerin üstündeki sade ama görkemli tahta baktı. Aylardır içi o tahta oturmaya el vermiyordu, bu yüzden geleneksel olarak halkın şikayetlerini belirtmek için Kral’ı tahtında görmeye geldiği Gündönümü Bayramı’nın yaklaşıyor olması onu huzursuz ediyordu. Ve gündönümüne kadar halledilmesi gereken bir başka sorunun yanında bu hiçbir şeydi.
Başbüyücü nefes nefese hırıldadı: “Tavsiyemi biliyorsunuz kralım.”
Oberron adamın bitkinlik içinde bile dalkavukluğa bürünmüş yüzüne öyle sert baktı ki başbüyücü irkildi. Kral hafifçe gözlerini devirdi ve etrafındaki görünmez zincirlerin sıkılışını gevşetebilirmiş gibi derin bir nefes aldı.
“Ejderbüyücüsü konusunda emin misin, Jakematia?”diye sordu Kral başbüyücüye karşılık olarak.
“Evet, evet, kesinlikle efendim.”diye hırıldadı başbüyücü. Yeni bir öksürük dalgasını yüzünü buruşturarak bastırdı ve daha da hırıltılı bir sesle fısıldar gibi konuştu. “Bu kesinlikle dün gelen ejderbüyücüsünün laneti. Orada bulunan beş büyücünün birden aynı tuhaf illete yakalanması fazla büyük bir tesadüf olurdu.”
Oberron sinirle iç geçirdi. “Ejderbüyücüsünün öfkesini çekecek, bunu hak edecek bir şey yapmış olmalısın, Jak.”dedi sakin tutmaya çalıştığı bir sesle. “Bir sebebi olmalı!”
Jak acıklı bir bakış attı krala. Yutkundu. “Sadece tek bir kez yalan söyledim.”derken bir çocuğun kurabiye çaldığını itiraf edişinden farksızdı sesi. Oberron gözleri öfkeyle irileşerek adama tamamen döndüğünde başbüyücü tüm kudretini yitirmiş göründü. Kekeleyerek hırıldadı. “Tam bir yalan sayılmazdı, aslında… aslında… aslında ben sa-sadece ‘elbette’ dedim.” Kireç beyazı kesildi ve kendi fark ettiği şey ile kendi gözleri irileşti. “Yani Krallık Hazinesi’nde Draghar için yeterince altın olup olmadığından bahsedilirken…”
Oberron alevlenen hiddeti içinde farkına bile varmadan kılıcını çekmiş olduğunu gördü; Başbüyücü tahtın merdivenlerinde yere yıkılmış bir yandan tepesine inmek üzere olan kılıç korkusuyla titrerken ciğerlerini söküp çıkarırcasına öksürüyordu. Oberron hiddetinden titreyen bir nefesle kendini kontrol etti. Kılıcı kınına geri sokup bir adım geriledi; adam zaten ölecekti ve bu konuda isteseydi de bir şey yapamazdı. Laneti sadece yapan kişi ya da hizmet ettiği ejderha bozabildiğinden değil… Lanetin yapılma sebebinin kraliyet hazinesinin yeterince dolu olmadığının öğrenilmesi olduğundan. Başbüyücü kendi aptallığının bedelini yeterince bile çekmiyordu.
Oberron koskoca sarayın üstüne yıkılmakta olduğu hissiyle arkasına dönüp nereye gittiğini bilmeden taht odasını terk ederken, Toprak Ejderhası’nın gerçekten sarayı onun üstüne yıkabileceğini düşünmemeye çalışıyordu.