Mağaranın ağzından yaklaşan gölge, iç taraftaki devasa odanın ağzına ulaştığında yön değiştirdi. Büyük Hazine Salonunun duvarlarından uzanan doğal, parlak taşların ışıltısı yüzüne vurdu. Ağır ve parlak zırhına işlenmiş, bir gülün dikenli dalları dolanmış kılıç kabartması parıldadı loş ışık çarpınca. Uzun saçlarını alnından başına ve örgülü saçına dolanan bir deri şeridiyle bağlamış sert yüzlü şövalye, kılıcını çekip tek dizi üstünde selam verdi. Sonra belindeki kesesinden işlenmiş bir zümrüt çıkarıp önündeki dev yığının ucundan hazineye kattı. …

Mağaranın ağzından yaklaşan gölge, iç taraftaki devasa odanın ağzına ulaştığında yön değiştirdi. Büyük Hazine Salonunun duvarlarından uzanan doğal, parlak taşların ışıltısı yüzüne vurdu. Ağır ve parlak zırhına işlenmiş, bir gülün dikenli dalları dolanmış kılıç kabartması parıldadı loş ışık çarpınca. Uzun saçlarını alnından başına ve örgülü saçına dolanan bir deri şeridiyle bağlamış sert yüzlü şövalye, kılıcını çekip tek dizi üstünde selam verdi. Sonra belindeki kesesinden işlenmiş bir zümrüt çıkarıp önündeki dev yığının ucundan hazineye kattı.
“Hoş döndün, Krayel oğlu Krego.”dedi işlenmiş taş, altın ve her türlü değerli eşyadan oluşan hazinesinin üstüne tünemiş Toprak Ejderhası, salonunda gürleyen bir sesle.
“Evine barışla geldim, Yüce Toprak Ejderhası Draghar.”dedi şövalye ve ayağa kalktı. Kılıcını kınına yavaşça soktu. “Öğüdüne muhtacım.”
Draghar devasa kara kanatlarını hafifçe hareket ettirdi, tavana çarpmamak için pullu bedenine biraz daha yaklaştırıp ayağa kalktı. İki sihirli kelime dillendirdi ve kapkara bedeni hızla bir insan bedenine dönüşüp küçüldü. Acelesizce hazinesine dahil ipeklerden omuzlarına atıp örtünürken Krego sabırla bekledi. Bugüne kadar saygısı ve sabrı onu hayatta tutmuştu bu ejderha karşısında ve onuruyla onun güvenini, hatta dostluğunu kazanıp bu kadar yakınlaşabilmişti.
Draghar giyindiğinde dönüp omzu üzerinden şövalyeye baktı.
“Gel.”dedi artık eskisi gibi gümbürdemeyen erkek sesiyle. Salonun öbür ucundaki iki altından, taht gibi süslü koltuğa yürürlerken ikisi de sessizdi. Oturdular. “Yaşamının ortasındasın, Krego. Yine de bana danışmaya geliyorsun. Kendi kararlarını verebilirsin; onuruna dokunmadığı sürece. Sanırım sıkıntın yine krala dair olacak.”
Krego utanca yakın bir huzursuzlukla iç geçirip bakışlarını yere eğdi. Kılıcını batmaması için düzeltip bir süre sessizce oturdu. O tahtta gerçek bir krala benzediğinin farkında değildi.
“Kral Oberron, kuzeydeki ayaklanmayı umursamıyor görünüyor.”dedi sonra güçlü bir sesle. “Hatta gizli geçitlerde bir asi yakaladım; Kral’ın mührünü taşıyan bir mektubu ve bir altın kesesini asilerin liderine götürüyordu.”
Draghar yarım bir ağızla gülümsedi. Daha fazlasını duymasına gerek yoktu; o, Kral’dan daha kurnaz ve zekiydi elbette.
“ ‘Kral’ı koru!’ , değil mi, Krego?”diyerek gülümsedi. “Korkarım Kral seni ve tüm diğer şövalyelerini korumak niyetinde gözükmüyor. İşler yeterince çığırından çıktığında ayaklanmayı bastırmak için elbette seni, Krallığın Şövalyeleri’ni gönderecek oraya ve ölüm haberinizi bekleyecek. Eh, haksız sayılmaz, değil mi? Yanlış kararlar verdikçe halkın, asillerin ve devlet adamlarının desteğini yitiriyor. Ve onun tam karşısında, senin gibi herkesçe başarısı kabul edilmiş bir kuzeni var-”
“Ben asla Kral’ın karşısında olmadım!”diye bağırdı Krego. “Ben ve tüm şövalyeler ölüme kadar Kral’ın yanında olmaya yeminliyiz. Yeminimiz-”
“-onurunuzdur… Biliyorum, biliyorum.”dedi Draghar gülümseyerek. Bu şekilde sözünü kesip bağıran bir başkası olsa derisini yüzüyor olurdu ama Krego’nun onuru konusunda ne kadar hassas olduğunu biliyordu. “Yine de sen onun kuzenisin ve tahtın mirasçısısın. Senden sadece iki ay büyük olduğu için tahta geçse de her geçen gün bunu hak etmediğini daha da ortaya koyuyor. Seni, başkomutanını sebepsiz yere sürgün edemez ya da o kadar sadık askerin varken seni öldürmeyi başaramaz. Ama bu ayaklanma çığırından çıktığında, bir avuç askerle seni kargaşanın ortasına yollarsa senden kurtulacak. Ya da hayatta kalıp başarısızlıkla dönersen seni sürgün edebilir.”
“Ben de, hiçbir yeminli kardeşim de kaçmayız.”dedi Krego konuyu değiştirmek ister gibi huzursuzca.
“A, evet. Ölümü sürgüne tercih edeceğine eminim.”dedi Draghar sakince. Sözsüz bir büyüyle Krego’nun evine girebilmek için getirdiği armağanı, işlenmiş zümrüdü eline getirdi. İncelemek için kısa bir an sustu. İnsan elinin tek bir işçiliği, yeryüzünün derinliklerindeki tüm hazinelerine bedel güzellikteydi onun için. Zümrüdü yumruğunda sıkarak Krego’ya döndü. “Bir de Elain meselesi var.”
Krego bakışlarını kaldırıp griye yakın, sert gözlerini Draghar’ın insan görünümündeki yüzüne diktiğinde şaşırmış görünüyordu. Draghar hafifçe güldü.
“A, evet. Elbette onu biliyorum ve inan bana Kral da biliyor.”dedi. “Her gündoğumu onun penceresine bakıyormuşsun; özlem ve hüzünle. Sarayda gözler her yerdedir ve asiller arasında dedikodu durdurulamazdır. Daha dikkatli olmanı da söyleyemem; Elain’den bahsedince bile gözlerin parlıyor nasılsa.” Güldü. “Savaşta yenilmez olabilirsin ama aşkını saklayamıyorsun, dostum.”
“Şimdi sorunum kuzeydeki ayaklanma.”dedi Krego rahatsızca.
“Ama bu durum onunla da ilgili, Krego.”dedi Graghar. “Elain, Kral’ın üvey kızı. Ve onunla evlenmek istersen Kral, arkandaki tüm o asiller yüzünden ağzını bile açamaz. Ve bu tam anlamıyla kendi ölüm fermanını imzalamak olur; bir oğlu olmadığına göre bu kaçınılmaz olarak senin varis olman anlamına gelir. Bu durumda yönetiminden ya da vergi sömürüsünden rahatsız olan herhangi bir soylu onun boğazını kestirmek için daha istekli olur.” Krego ağzını açmak üzereyken insan kılığındaki ejder bir el hareketiyle onu susturup sözüne devam etti. “Ama ‘Kral’ı koru!’ , değil mi Krego? Kendi elleriyle kuzeydeki ayaklanmayı beslese de koru, güneyin yarısını bir sandık altın için düşmana satsa da koru ve saldırıdan korktuğu için doğudaki kralın kimsenin kabul etmediği hamile kızıyla evlense de… Ya da seni ve pek çok yeminli, onurlu şövalyesini daha kendi hazırladığı ölüme gönderse de…”
Krego’nun yüzü asılmıştı. Buraya danışmaya geldiği her seferinde aynı şey olurdu; ama bunlarla yüzleşmeden de bir çare bulunamayacağını da biliyordu.
“Ne yapabilirim?”diye mırıldandı biraz uzamış sakallarından ellerini geçirerek.
Draghar yavaşça kalkıp ileride bir köşeye sakladığı bir şişe şarabı aldı. Bazen insan kılığında şehre iner ve misafirlerine ikram edecek bir şeyler alırdı. İki de altın işlemeli, taş kakmalı kupayla Krego’nun yanına döndü. Şaraplarını ellerine aldıklarında oturdu.
“Kral Oberron yerini hak etmediğini, bu planındaki aptal bir öngörüsüzlükle daha kanıtlıyor.”dedi sakince. “Ayaklanma senin ve yandaşın sayılabilecek diğer şövalyelerin işini bitirdiğinde ne olacak? Elindeki en iyi askerleri ve komutanları zaten kurban etmişken geriye kalan bir avuç paralı askerle asilere karşı ne yapabilir ki? Aptal Oberron, eminim bu asiliğin onun parası sayesinde var olduğunu ve yine aynı yolla söndürebileceğini sanıyordur. Ama elbette, kendi körüklediği alev sarayına ulaşmaya başlayınca anlayacak gerçeği.” Güldü. “Belki asilerin liderine bu işi bitirmesi için de para vermeye kalkışacak kadar aptallaşır.”
“Gelininin ülkesinden yardım ister.”dedi Krego ve şarabından ilk yudumunu aldı.
“Evet, işe yarayabilir. Ama onlar bunun için para isteyecektir.”
“Öder.”
“O zaman ben sonu olurum.”dedi Draghar sesinde beliren soğuk tınıyı umursamadan. Krego, ejderin insan gözlerinde parlayan nefreti dikkatle gözlüyordu. “Topraklarımda yaşamanın bedelini bu yıl daha ödemedi ve eğer altınlarını doğuya verirse bana verecek altını kalmaz. Bazen keşke ödeyemese diyorum. Birkaç yıl içinde acıkacağım.”
Krego kısa bir süre sessizce baktı.
“Altını sana ödeyebilir ve asilerin karnını doyurman için sana kurban olduğunu belirtebilir.”
Draghar güldü.
“Belki danışmanları bunu önerecek kadar akıllı çıkabilir; ama benim ülkesi sınırları içinde rasgele avlanırken gören halk Kral’ın bu davranışını pek haz etmeyecektir. Ayrıca, kurban ya da kurbanlar inimin ağzına getirilmeli. Kadim yasalar bu konuda açıktır. Eh, aynı yasalar ödeyeceği bedelde kolaylık sağlayacak bazı maddeler de içeriyor ama Kral’ın bunları öğrenecek bir kaynağının bulunmaması yazık.” Alçak sesle, hafifçe gülüp kupadaki şarabın yansımasında gerçek halleri görünen ejderha gözlerine baktı. Krala yardım edecek kişi elbette kendisi olmayacaktı. Şövalye de bunu anlayarak sormamayı tercih etti.
Draghar, Krego’nun yüzüne kurnaz, beklentili bir gülümsemeyle bakıp kadehinden bir yudum aldı. Bir an sessizlik oldu. Krego, Draghar’ın yüzüne bakarken yavaşça kaşlarını çattı.
“Kral, kendisini ve ülkesini bir çıkmaza götürüyor.”dedi az sonra. “Kendisinin ölümüne ve halkının huzursuzluğuna sebep olacak.”
Draghar bir kahkaha patlattı. “Evet!”dedi keyifle. “Kral’ı korumalısın, evlat! Git ve fazla büyümeden o ayaklanmayı söndür. Kral’ı korumak için Kral’ın emrinden önce hareket etmen gerekiyorsa yap!”
Krego gülümsedi. Ayağa kalkıp tek dizi üstünde, bir eli kılıcının kabzasının üstünde, bir yumruğu yere dayalı selam verdi. Teşekkür ederek gitti.

Draghar, o an kullandığı ismi Damen ve Toprak Ejderhası Büyücülerinin giydiği türden kara cüppesiyle şehrin sokaklarında yürürken kulaklarını dedikodulara kabartmıştı. Yerde tıkırdattığı meşe asasının ucunda irice, işlenmiş bir zümrüt vardı; sokakların en azılı hırsızları bile ağızları zümrüt için ne kadar sulansa da bir ejder-büyücüsüne saldırmaya cesaret edemezdi. Kalabalıklar, bu cüretle ve kendine güvenle yürüyen siluetin önünden huşuyla çekilirken seslerini alçaltıyorlardı; ama Draghar’ın kulakları için yeterince alçak değildi fısıltıları.
“…Şövalye Krego, Kral’ın iznini istemeden isyankarları alt etmeye gitmiş…”
“…bu gidişle Kral’a baş da kaldırır…” Draghar bu yoruma kukuletasının altından dudak kıvırmadan edemedi. Ağır adımlarla başka bir sokağa döndü.
“…vergileri azaltacakmış diyorlar.”
“Evet, tabi. Ben de ejderhanın hazinesini krala hediye edeceğini duydum.”diyerek alaya aldı bir kadın. Draghar başını çevirip kukuletasının gölgesinden kadına şöyle bir bakınca kadın irkilerek referans yaptı. Büyücü kılığındaki ejderha, adımlarını sekteye uğratmadan geçip giderken kadın kaçarcasına evine girdi.
“Hey! Büyücü!”diye seslendi biri arka taraftan. Sesinde ejderhayı sinirlendiren bir horgörü vardı. Draghar olduğu yerde durdu. “Toprak Ejderhasının Büyücüleri ne zamandan beri krallığın başbüyücüsünden habersiz şehirlerde gezme hakkı kazanır oldu? Burası onların yeri değil; ikametin bedeli ödenmekte!”
Draghar, yavaşça döndü arkasına ve bu özgüvenin kaynağını gördü. Ejderlerden bağımsızlıklarını ifade eden gri cüppeleriyle, bellerindeki kuşaklarında asılı krallığın üç renginde boyalı ahşap tılsımları sallanan dört krallık büyücüsü; elleri asalarında, kalabalıklarına güvenerek meydan okurcasına, biraz da etraftaki insanlara krallık büyücüleri olarak caka satmak için gözlerini dikmişlerdi kara cüppeliye. Draghar, tek ilkeleri krala yaranmak olan bu onursuz fakat ne yazıktır ki yetenekli aptallara baktı. Toprak Ejderhasının ta kendisi olduğunu bilseler arkalarına bakamadan kaçacak olan bu aptalların şu anda huyuna gitmek zorundaydı. Çünkü bu aptalların söylediğinin aksine ejderha büyücülerinin istediği yerde dolaşma hakkı olmasına rağmen ejderhalar için aynı şeyi söylemek çok yerinde olmazdı. Eh, bu Kadim Yasalarda belirtilmediği için Draghar için bağlayıcı bir kural olmasa da Kral ödediği bedelden sonra bir yıllığına da olsa bu toprakların efendisi olduğunu hissetmek isterdi.
Draghar kara kukuletasını indirirken geçici kimliğine bürünmüştü. Yüzünde aşağılamaları duymamış gibi bir gülümsemeyle hafifçe eğilerek selam verdi.
“Bana Damen diye seslenin, efendiler.”dedi uysal bir sesle. “Şehrinizde olmamam gerektiği konusunda da bir yanlışınız olacak; ikamet bedeli toprağın Yüce Efendisine ödenir. Ve Ejderlerin naçizane hizmetkarları, efendilerinden efsunları ve asalarından başka bir şey almaz. Bu yüzden, Ejderbüyücülerinin diğer dört yüce ejderin topraklarında bile gezmeye hakkı olsa gerek.”
Dört krallık büyücüsünün lideri gibi davranan, en öndeki kumral saçlı olan hıhladı. “Bu ejderhalar arasındaki anlaşmadan ileri gelen bir izin olabilir. Fakat ayağını bastığın bu sokağın her taşı Kral’a aittir. Onun ya da başbüyücünün haberi olmaksızın bu toprağa ayak basamazsın. Bizimle saraya geleceksin; belki burada olmanın sebebini bizimle birkaç kadim efsun bilgisini paylaşma isteğine bağlayabilirsin.”
Küstah, gri cüppeli büyücü yol gösterir gibi ilerisini işaret ederken Draghar, bugünlük seçtiği görünümündeki pek az ak düşmüş, kara, uzun sakalını sıvazlıyordu. Yürürken bir dahaki sefere daha fazla saygı uyandıracak daha yaşlı bir büyücü görüntüsü seçmeye karar verdi.
Sarayın gösterişli koridorlarından yürüyüp efsun kulesine ulaştılar. En yüksekteki salonda, başbüyücüyü ak sakalını sıvazlayarak bir ileri bir geri yürürken buldular. Sinsi yüzünde dönen gözleriyle düşüncelere dalmıştı. Onları fark etmeleri için büyücülerden birinin asasını yere vurması gerekti. Başbüyücü kara cüppeli büyücünün varlığına şaşkınlığını, kalkan kaşlarıyla belirtti.
Küstah krallık büyücüsü onun varlığını başbüyücüye açıklamak için açtı: “Toprak Ejderhası Draghar’ın büyücülerinden Damen-”
Draghar onun sözünü kesti. “Buraya zamanı belirtmek için geldim, başbüyücü.”dedi uysal bir ses ama soğuk bakışlarla. “Bizzat Yüce Efendinin isteğiyle geldim. Yıllık ikamet bedelinin yakın zamanda ödenmesi herkes için iyi olacaktır.”
Draghar’ı tanıtmaya kalkışan büyücünün dudakları büzüldü; ama artık söyleyebileceği bir şey yoktu. Ne de olsa Damen buraya geliş sebebinin var olmadığını söylememişti zaten.
Başbüyücünün yüzü huzursuzlukla asıldı. O aynı zamanda Kral’ın danışmanlarındandı ve elbette zamanın farkındaydı.
“İkamet bedelinin ödenmesi için, gün dönümüne kadar zaman var, Toprak büyücüsü.”dedi başbüyücü soğukça. “Kral, bedeli kendi istediği zaman öder.”
“Gündönümüne kadar istediği zaman.”diye düzeltti Damen hoşgörü dolu bir ifadeyle. “Yani iki hafta içinde istediği zaman. Elbette, gündönümünden önce olduğu sürece fark etmeyecektir.”
Başbüyücü, Damen’in kendisine karşı gösterilen soğukluğun farkında değilmiş gibi gülümseyen yüzüne, tek kaşını kaldırarak baktı. “Ejderhalar asla yalan söylemez. Ve duyduğuma göre onun hizmetine girenler de bu özelliği bağlayıcı bir şekilde kazanırmış. Söylesene Damen; sen yalan söyler misin?”
Draghar gülümsemesini genişletti. “Ben yalan söylemem.” Ama çoğu zaman söylediklerimden anladığınız şey, doğru olan olmaz. “Benim de size bir sorum olacak; bu yalansa nasıl anlayacaksınız?”
Başbüyücü hafifçe güldü. “Bir Yalangören olmasaydım bu soruyu sorar mıydım hiç, evladım?”
Dışarıdan bakılınca ‘Damen’, başbüyücüden en az otuz yaş küçük gözükse de Draghar için konumları trajikomikti. Bu söze gülerken, içinde hem karşısındakini kandırıyor olmanın kurnazca keyfini hem de kendinden bin yıllar kadar genç bir adam tarafından ‘evlat’ diye seslenilmenin öfkesini hissediyordu.
“Şimdi söyle bana,”dedi başbüyücü. “Kadim Yasalar hakkında bilgin var mıdır?”
Damen gelecek olanı tahmin edip, gözlerini hafifçe kıssa da gülümsemesini kaybetmedi. “Evet, vardır.”
Başbüyücünün gözleri parladı: “Ne kadar bilgin vardır?”
Damen duraksadı. “Çok.”
Başbüyücünün yüzünde kurnaz bir gülümseme genişledi.
“Ne kadar güzel. Bize de tam bu konuda bilgili biri gerekliydi.”dedi kaypak bir sesle. “Böylece Yüce Toprak Ejderhası’na hakkını vererek hizmet edebiliriz, değil mi?”
“Yüce Ejderha’ya hizmetkarları hizmet eder, başbüyücü.”dedi Damen biraz soğuk bir sesle. “Kadim Yasalar, ejder-topraklarında ikamet edenlerin hizmet etmesine yardımcı olacak bilgiler içermez.”
“Haklısın.”dedi başbüyücü sinir bozucu bir gülümsemeyle. “Bizler hizmet etmeyiz; ama ikamet bedeli Kadim Yasalar’a göre ödeniyor, değil mi? Bu konuda bize yardımı dokunabilir.”
“Eğer Kral Oberron, hazinesinde ikamet bedeli için yeterince altın tutabildiyse yardıma ihtiyacınız yoktur, başbüyücü.”dedi Damen daha soğuk, bu kez sorgulayıcı bir sesle. “Dilerim saygıdeğer kralımızın bu konuda bir sıkıntısı yoktur.”
Başbüyücü, karşısındaki az önce yeniyetme olarak gördüğü kişinin sesinde beliren bu tehdit tınısıyla irkildi.
“Elbette, Kral’ımız her şeyi düşünür.”dedi başbüyücü ürkekçe alçalttığı sesiyle. Gözleri Damen’in yüzünü dikkatle izliyordu. Başka bir şey söyleyemeden Damen tekrar gülümsemesini takınarak konuştu.
“Bu çok güzel, sayın başbüyücü.”dedi neşeli olmaya yakın bir sesle. Yine de gözlerinde tehditkar parıltısını saklıyordu. “Bu durumda yardımıma pek ihtiyacınız yok demektir; ben de başka işlerim için yoluma gidebilirim. Dilerim toprağın bereketi size yakın olur efendiler.”
Adet olduğu üzere “Dileklerin kabulümüzdür.”diye mırıldandı odadaki diğer beş büyücü de. Böylece Draghar’ın ‘teklif ettiği’ büyü kabul gördü. Üç günbatımına kadar, bu beş büyücü toprağa verilecekti… Draghar keyifle gülümsedi; fakat orayı terk etmek üzere dönerken beklemediği bir şey söyledi başbüyücü. Yine adetten söylenen, fakat pek sık kulağa çalınmayan bir karşılık:
“Dileğini biz de senin için dileriz.”
Draghar dönmek üzereyken başbüyücünün yüzüne donmuş bir gülümsemeyle baktı. Beş büyücü de beklenilen karşılığı vermesini bekleyerek ona bakıyordu: ‘Dileklerin kabulümdür.’ Başbüyücü farkına varmadan ejderhanın lanetini ejderhaya çevirmişti; Kadim Yasa’nın yine bilmedikleri bir yasasına göre de bir ejderhanın ölümü ancak kendi iradesinden sağlanabilirdi. Damen karşısındaki üç gün içinde ölecek olan bu adama bakıp, bir ejderhanın ölümüne sebep olmaya bu kadar yaklaştığını asla bilemeyecek olduğunu düşünerek hafifçe güldü. Ve elbette, kendisine döndürülen laneti ‘kabul’ etmedi. Bunun yerine gitmeden önce şunu söyledi: “Ejderhalar yalan söylemez, başbüyücü. Ama ejderhaların hizmetkarları söyleyebilir.”
Draghar ardına dönmeden önce başbüyücünün gülümsemesinin silinişini gördü. Adam kalan son üç günlük yaşamında, Yalangörenliğinden şüphe edecekti.