stats_icons09

2014 Yerel Seçimleri ve Kutuplaşma

2067 • 03 Nisan 2014

Türkiye, çalkantılı bir seçim dönemi yaşıyor. Seçim sonuçlanmasına rağmen usulsüzlük iddialarıyla yapılan itirazlar sebebiyle, henüz seçim dönemi kapanmış değil. Kanunda yapılan değişiklikler ertesinde yeni büyükşehirlerin oluşması ve çevre ilçelerin de büyükşehir üzerinde söz sahibi olması, genel katılımın yüksekliği ve 1 oyun dahi sonucu değiştirebileceği kadar çekişmeli geçen seçimler (bkz: Yalova) sıradan bir yerel seçim süreci yaşamadığımızın kanıtları.

Seçimin kazananlarına baktığımızda, son dönemde ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları ve ‘tape’ lere rağmen, sandıktan yaklaşık %45 gibi bir oranla çıkan Ak Parti ve yarıştan belediyelerini arttırarak çıkan BDP göze çarpıyor. İktidarın oyunun bu denli yüksek çıkması muhalefetin bir başarısızlığı gibi gözükse de, CHP ve MHP de büyükşehir ve ilçe belediyeleri bazında kötü sonuçlar elde etmiş değil. CHP genel oy oranını %23,1’den yaklaşık %28,6’ya taşırken, MHP’nin genel oy oranında bir düşüş gözlemlense de, özellikle ilçe belediyeleri bazında kazancı büyük. Yani tabloya baktığımızda kimse için bir hezimet söz konusu değil, ‘kazananlar’ ve ‘daha az kazananlar’ mevcut.

Partiler açısından durum böyle olsa da, halk açısından tablo bu kadar parlak değil. Özellikle Ankara’da yoğunlaşan seçimlerde usulsüzlük iddiaları, genel katılım oranının çok yüksek olduğu bu önemli seçime gölge düşürmüştür. Seçim sonucunu net bir şekilde ortaya koyabilmek adına gecelerini gündüzlerine katarak çalışan başta CHP adayı Mansur Yavaş ve Ankara halkının oylara sahip çıkma çabası takdire şayandır, tarihe yazılacaktır. Ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun, tarihe geçen şaibe iddiaları nedeniyle ilk kaybeden Türk halkıdır.

Seçimlerin halk açısından bir diğer sonucu ve en tehlikelisi, hemen hemen her seçim değerlendirmesinde bahsi geçen ‘kutuplaşma’ kavramı. İlk olarak 90’lı yıllarda sayın Zülfü Livaneli tarafından ortaya atılan ve yine kendisi tarafından yıllardır ısrarla anlatılan; muhafazakarlık, laik-milliyetçilik ve kürt milliyetçiliği ekseninde ‘üç kutuplu Türkiye’ kavramı, halk için bir felakettir. Zira demokratik yönetimlerde kutuplaşma, merkez sağ ve merkez sol partiler üzerinden olur, ayrım yüzeyde, ekonomik ve kültürel bağlamdadır. Muhafazakarlar, laikler, komünistler, etnik milliyetçiler ve diğer bütün gruplar kendini bu iki ana akım üzerinde ifade etme olanağı bulur. Ülkemizde ise durum giderek din ve etnisite üzerinden kutuplaşmaya doğru gitmektedir, bu durum, milletin çok daha derinden bölünmesine, tehlikeli bir biçimde kamplaşmasına yol açar.

Bu tehlikeli kutuplaşmayı önleme sorumluluğu başta tüm Türk halkının ve siyasi yöneticilerin omuzlarındadır. Halkın tüm bireyleri, birbirini ötekileştirmeden, aşağılamadan fikirlerini tartışmayı başaramazsa, ‘şu partiye oy veren benimle ilişkisini kessin’ yaklaşımına yönelirse en çok zarar görenin kendisi olacağını unutmamalıdır. Nefret etse bile, karşıdaki partiye oy verenin de komşusu, mahalle esnafı, çocukluk arkadaşı olduğunu hatırlamalıdır. Yüzyıllardır, farklılıklarımıza rağmen bizi bir arada tutan, bu toprakların en büyük değerlerinden olan ‘hoşgörü kültürü’ kaybedilirse, dönülmez, karanlık bir yola girilecektir.

Bu noktada halkın yöneticisi konumundaki siyasilere çok daha önemli görevler düşmektedir. Seçim kampanyasını, seçim şarkısı dahil olmak üzere neredeyse tek başına sırtlanan Recep Tayyip Erdoğan, seçim sonuçlarının görünen rakipler olan siyasi partiler yerine, ‘paralel yapı’, ‘haşhaşi’ gibi tabirlerle tanımladığı görünmeyen rakiplere karşı üstünlüğünü teyit ettiğini düşündüğünden olacak, geleneksel balkon konuşmalarındaki kucaklayıcı tonu kısarak, “biz-onlar” siyasetine vurgu yapmıştır. Daha çok muhafazakar kesimin kullandığı tabirle, ‘ülkece milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günler’ de “biz-onlar” yaklaşımı yerine, “Ben, bana oy vermeyenlerin de başbakanıyım.” yaklaşımı, toplumun ayrışmasını engellemeye çok yardımcı olacaktır. Aynı sorumluluk muhalefet partisi liderlerinin de sorumluluğudur. Muhalefet liderlerinin kullandığı birleştirici ifadeler ve tansiyonu yüksek durumlarda yaptıkları itidal çağrıları, kutuplaşmayı engellemeye yardımcı olmaktadır.

Kısa ve orta vadede ayrıştırıcı kavramlardan ziyade birleştirici kavramların kullanılması, uzun vadede ise siyasetin din ve etnisite eksenlerindeki ayrışmasını merkez sağ-sol eksenine çekilmeye çalışılması tek çaredir. Aksi takdirde, kamplaşma, parçalanma her geçen gün artacak, ‘milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günler’ in asla sonu gelmeyecektir.

Kategori: GÜNCELSİYASET
Etiketler:

İlgili Gönderiler