20120611123327-The2520Fountainhead_resized_650x406

The Fountainhead

1616 • 01 Ağustos 2012

“The Fountainhead” Amerikalı  yazar Ayn Rand’ın üçüncü romanıdır. İlk romanı “We the Living” i 1936’da yayımlayan yazar, 1943’te “The Fountainhead” in yayımlanmasıyla Amerikan edebiyat ve düşünce hayatının en önemli  isimlerinden biri haline geldi ve objektivist felsefenin kurucusu oldu.

‘The  Fountainhead’ yayımlandığında önce Amerikayı, ardından dünyayı  sarsan bir roman oldu. 1943’te basılan kitabın ilk Türkçe çevirisi 1996 yılında yapılmış, ama geniş bir okuyucu kitlesi kitabı 2002’de Plato Film yayınları tarafından Türkçeleştirildiğinde tanıdı. Klasik olma niteliği taşıyan bu kitabı edebi  anlamda çok başarılı bulmasam da değerli betimlemeleri  olduğunu söylemeliyim. Biraz uzun bir metin olduğundan (800 sayfaya yakın) sıkıcı olabileceği, okumakta zorlanılabileceği düşünülebilir  fakat çok akıcı ve merak uyandıran bir kitap. Karakterleri  anlamaya çalışmak belli başlı bir iş, bu kitabı bütünüyle hazmetmek ise iyi bir okuyucu olmayı gerektirir diye düşünüyorum.

Mimarlığa meraklı bir tasarımcı olarak benim mimari terimleri, malzemeleri, dönem akımlarını araştırmama ve bir çok şey öğrenmeme vesile oldu. Oldukça keskin bir zekanın ve büyük bir birikimin eseri olduğu açık olan bu kitapta, çoğu entelektüel olan karakterlerin arasında geçen diyaloglar aynı ayarda birikim istemekte. Kitabı okurken bazen çok meraklanıp hızlanacak, bazen de yavaşlayıp bitmesini  istemeyeceksiniz. Çeviri çok başarılı, okurken hiçbir anlam kargaşası yaratmıyor, adeta metnin aslı Türkçeymiş gibi.

Karakterlere geri dönersek, günlük hayatta karşılaşılabilecek karakterler değiller, yazar anlatmak istediği  şeyi  karakterlerin özelliklerini abartarak, onları marjinalize ederek anlatmaya çalışmış. Kitapta anlatılmak istenen düşünceyi Sinan Çetin şöyle açıklıyor*;

“ Dünya bizi kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Onlar hep biz dediler, hiç Ben deyip kendilerini düşünmediler. Ama bilim, hayatı kurtaran her türlü buluş, ‘Bencil’lerin  eseriydi. Onlar sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bize rağmen başardılar. Kalabalıklar yaratıcı bireye saldırırken, otomobile bindiler ama Ford’un servetinden şikayet ettiler. Tükettiğimiz her türlü zenginliği paranın bir oyunu olarak ele almayı tercih ettiler. Sistem, kapitalizm, tüketim toplumu gibi adlar takıp eleştirdiler.

The Fountainhead iyi okunmuş olsaydı, bir işi iyi yapmak, işine saygı duymak, o işi başarmak bu kadar aşağılanmaz, insanlar yaptıkları işten,
üretmekten ve para kazanmaktan utanmazdı. Bu kitap Ben’in bir savunucusu ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür.”

Burada önemli bir noktayı belirtmek istiyorum. Tüketim toplumu olma halini ben de eleştiriyorum, tabii ki çevremiz için de hoş bir durum değil. Fakat kitapta ve Sinan Çetin’in önsözünde bahsedilen durum farklı. Bilim; tüketim toplumu, sistem, kapitalizm gibi ithamları hak eden bir olgu değildir. Bilimi, buluşu, ortaya çıkan ürünü fırsat bilip onun üzerinden rant sağlamaya çalışan, daha fazla para kazanmak için üretimi artırıp, albenili fakat kalitesiz mallar üreten ve her sene bunların yeni modellerini piyasaya süren sistem bu ithamları hak etmiştir diye düşünüyorum.

Kitapta beni en çok şaşırtan şey, köşe yazarları ve/veya eleştirmenlerin kitleleri etkilemek ve yönlendirmekte ne denli güçlü olduğunu gösteren durumların yaşanmasıydı. En etkileyici şey ise Dominique’in aşkı, hala Dominique’i anlamakta güçlük çekiyorum, hayatı bu kadar uçlarda yaşayan bir karakter bilim kurguda bile zor bulunur.Kitabın konusundan biraz bahsetmek gerekirse;Kitap, Roark adında modernist bir mimarın idealleri uğruna,tasarımlarından ödün vermeden yaşadığı hayatı ve o hayata dahil olan diğer üç ana karakteri  dört bölümde anlatıyor.Üç karakterden biri varoştan çıkma bir gazete sahibi,biri entelektüel bir yazar/eleştirmen,bir diğeri  ise Roark’un okuldan arkadaşı mimar Keating.Keating müşterilerine istediğini veren idealleri olmayıp sadece para ve şöhret için çalışan yani Roark’ın tam tersi özelliklere sahip bir adam. Okurken en çok merak edilen şey ise –bence- Roark’un binaları. Herkes kafasında farklı bir takım şeyler hayal ediyor. Kitabın filminin olduğunu öğrenince yönetmenin gözünden çizimleri görme şansımın olduğunu düşündüm, filmde beklentilerimi karşılayan tek şey de o oldu sanırım. Binalar, benim hayal ettiğim gibi değildi ama en azından bir başkasının hayalini görme şansım oldu. 1949 yapımı bu filmin, karakter, oyunculuk ve kalite açısından ise rezalet bir film olduğunu söyleyebilirim. Sonuna kadar izleyemedim bile. Günümüz teknolojisiyle ve daha iyi bir yorumla filmin tekrar çekilmesini  dört gözle bekliyorum. Filmin belki en iyi yönü, eski bir yapım olduğu için, arka planda  Amerika’nın o yıllarda nasıl bir yer olduğunu görme şansınızın olmasıdır. Kitapta okuduklarınızla birleştirince, Türkiye’nin aynı yıllardaki şartlarıyla karşılaştırma yapmanız da mümkün.

Bu eleştiriyi yazma sebebim, ilk çevirisi 1996’da yapılmasına rağmen, Plato Film yayıncılığın basımını dikkate aldığımızda kitap yaklaşık 10 yıldır Türkçe olarak bulunabilir durumdayken ve Sinan Çetin dizilerindeki çeşitli karakterleriyle reklamını yapmışken hala kitabın adını bile bilmeyen insanlar var ve bence bu büyük bir kayıp. Belki bu yolla kitabın
tanınmasına ve okunmasına vesile olurum. Birçok açıdan zengin olan bu kitabı herkese öneriyorum.

Burcu Örs

Kategori: KÜLTÜR & SANAT
Etiketler:

İlgili Gönderiler