haklarıyla Türk kadını

Haklarıyla Türk Kadını

2752 • 16 Ağustos 2012

Beklentilerin asla bitmediği, kimi görevlerin sualsizce devredildiği kişidir kadın.

Kimi zaman anne, kimi zaman ev hanımı, kimi zamansa mesleğinin sahibidir. Toplum ve aile arasındaki çizgide gider gelir… Bazen hakları uğruna savaşır, bazen yaşadığı haksızlıklar için çatışır. Peki nedir kadının güvencesi? Günümüzde birçok hakka sahip kadınların kaçı yasalarca ‘eşit’ olduğu erkeğinin fiziki üstünlüğü altında ezilmektedir? Kaçı sahip olduğu haklara hangi koşullarda, nasıl ulaştığını ve bu hakların değerini bilmektedir? Geçmişe göz atacak olursak; kadın-erkek dengesinin zamana göre değişkenlik gösterdiği ve bugünkü düzende tüm zamanların etkileri olduğu anlaşılmaktadır.

Eski Türklerde kadın ile erkek eşit haklara sahipti. Aile monogamdı. Yani bir erkek yalnız bir kadınla evlenebilirdi. Gelin ve güvey mallarını birleştirir ve ayrı bir ev kurardı. Ev, Araplarda olduğu gibi yalnız erkeğin değil, karı kocanın müşterek malıydı. Anne ile baba çocuklar üzerinde eşit haklara sahipti. Her işe ait toplantıda kadınla erkeğin birlikte bulunması şarttı. Hakanların emirlerinin kabul görmesi için mutlaka “Hakan ve Hatun emir ediyor ki” sözüyle başlaması gerekirdi. Kurultaylarda, ibadetlerde, harp ve sulh meclislerinde hatun da mutlaka hakanla birlikte bulunurdu. Kadınlar için tesettür ile ilgili ayrı kayıtlar yoktu. Kadınlar, hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabiliyorlardı.(1)

Din hukukuna dayanan Osmanlı İmparatorluğunda kadın birçok hakkını kaybetti. Gerek Anadoluda gerekse Rumelide bulunan köylerde Türk kadını, Türk âdetlerini tamamen muhafaza etmişti. Erkeğin her hususta yardımcısıydı, cemiyet hayatında yeri vardı. Yüzünü örtmezdi ve genel olarak kocasının tek eşiydi. Ancak şehirlerde ve kasabalarda yaşayan kadınlar için durum bundan oldukça farklıydı. Evlenmede hükümler erkeğin lehindeydi, erkek dört kadınla evlenebilir ve dördü ile beraber yaşayabilirdi. Evlenme için bir yaş kaydı yoktu. Boşanmakta da erkeğin isteği esastı, boş ol demesiyle kadın boşanmış olurdu. Mahkemelerde iki kadının şahitliği bir erkeğinkine denk geliyordu. Kadın, erkek cemiyetlerine katılamazdı ve sokağa peçe ile çıkmak zorundaydı. Toplu taşıma araçlarında kadınların oturacağı yerler ayrıydı. Kadın yalnızca ev işleriyle meşgul olurdu. İktisadi hayatın başka çalışma alanlarında tamamen yabancıydı. Eğitime önem verilmezdi, o dönemde tahsilini ilerletmeye muvaffak olan kadınlara şüphe ile bakılırdı. Kısaca kadın dar bir ahlâk ve hayat görüşü içinde yaşamak mecburiyetindeydi. (1)

Bu gelenek ile süregelmiş Osmanlı döneminde yetersiz kalmış olan kadın hakları, Cumhuriyet dönemi ile yerini buldu. Türk kadını; Türkiye Cumhuriyeti ile yeniden doğdu. Din ve devlet işlerinin ayrılması ve kanunların yenilenmesi, kadın hukukunda da yenileşmeyi hızlandırdı. Öncelikle 1924’te eğitim ve öğretim hakkının tanınmasıyla, eğitim konusunda kadınlar ile erkekler arasında fırsat eşitliği sağlandı .(2) “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”(3 )Sözleri ile eğitime verdiği önemi belirten Atatürk; bu alanda kadınları da erkekler kadar özgür hale getirdi. 1925’te ilan edilen Kılık Kıyafet Kanunu, dini kıyafetleri toplumdan arındırmak için getirildi. (2) 1923 ile 1925 yılları arasında Mustafa Kemal, memleket içinde yaptığı tetkik seyahatlerinde fırsat buldukça kadının toplumdaki önemli yerinden ve ödevlerinden bahsetti, kadınların peçe ile gezmelerinin de doğru olmayacağını sık sık belirtti.

“Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarınızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu halin kendileri için mutlaka azap ve ıstırabı mucip olduğunu tahmin ediyorum. Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.” (1)

Bu gelişmeler Türk milleti tarafından anlayışla kabul gördü. Baş örtüsü yasaklanmadığı halde kendi kararları ile hareket eden Cumhuriyet kadınları, modern dünya ile aralarına giren perdeleri kaldırdı. Kadın ile erkeği gerek evde gerek cemiyetlerde birbirinden ayıran haremlik-selamlık duvarları yıkıldı. Ve Türk milleti, çağdaşlaşma yolunda hızlı adımlar atmaya başladı.

Geleneklerdeki bu değişim, elbette siyasi alanda da paralel olarak gelişti. 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu ile kadınlara siyasi, medeni ve sosyal alanda haklar verildi.(2) Yeni Türk ailesi kuruldu, kadın ile erkek ailede eşit haklara sahip hale geldi. Dini evliliklerin yerine belediye memurları eşliğinde medeni evlenme merasimi kabul edildi.(1) 1930 yılında kabul edilen Belediye kanunu ile belediye seçimlerine katılma, 1933 yılında muhtar seçilme hakkını kazanan kadınlar 5 Aralık 1934’te meclis seçme ve seçilme hakkıyla birlikte siyasi alanda eşitliğe kavuştu.

Atatürk’ün; “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüteceğimiz yol vardır. Bu yol, Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.” sözleri ile Osmanlı döneminde itibarını kaybetmiş Türk kadını, Cumhuriyet dönemi ile yeni bir duruşa sahip olmuştur.

Bugüne dönüp baktığımızda, Atatürk’ün önderliğinde kazanmış olduğumuz bu topraklarda, yine Atatürk’ün önderliğinde sahip olduğumuz haklara sahip çıkmakta zorlandığımızı görüyoruz. Cumhuriyetin kuruluşu ile ayağa kaldırılan Türk kadınının günümüzde zaman zaman yüzünün yere eğildiğini görüyoruz. Hala yasaların, hakların kadına şiddeti önleyemediğini görüyoruz. Her aileye en az 3 çocuk çağrısında bulunan iktidarın (5) nitelikli toplumdan çok kalabalık nüfus arzusunda olduğunu, kadınların doğurganlığını maneviyattan soğutup maddi hırslara bürüdüğünü görüyoruz. Son zamanlarda ortaya atılan kürtaj konusuyla, devletin yine kadın hayatına sualsizce müdahalede bulunmak istediğini görüyoruz.

Cumhuriyet döneminde Türk kadının kazandığı hakların, toplum içinde kazandığı statünün bu gibi hareketlerle kısıtlanmaya çalışılması hem kadınların kendisi için hem de Türk toplumunun geneli için zararlı ve endişe vericidir. Bunun tersine Cumhuriyetle birlikte başlayan reformların tam anlamıyla uygulanması, Türkiye’de kadının erkekle eşitliğinin günlük hayatta sağlanması ve kadının faaliyet alanının genişletilmesi, kadınların da toplumu kalkındırmak için çalışabilmesini sağlar. Kadın tam anlamıyla özgür ve çalışma hayatında aktif olmadan, toplum bir bütün olarak kalkınmak için çalışamaz, eksik kalır. Eğer Anadolu Kadını kendine sağlanan hakların bilincinde olarak, onların güvencesiyle hareket ederse, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği destansı mücadelelerin daha büyüklerine atılmakta tereddüt etmeyecektir. Unutmayalım ki, çağdaş kadınının gücünü de arkasına alan Türk toplumu, kalkınma yolunda önüne çıkan engelleri çok daha kolay aşacaktır. Böylece Türk kadını eşit birer yurttaş olarak aydınlık yarınlarda hak ettiği yeri bulacaktır.

 

Kaynaklar

1) Enver Ziya Karal, “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi”, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1960.

2) Cumhuriyet Dönemi Kadın Hakları | Etarih.net

3) Atatürk, Cumhuriyet, Bilim ve Teknoloji | ATAM

4) Mahmut Tezcan, “Atatürk’ün Eğitim Anlayışına Felsefî ve Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 15, Cilt V, Ankara, Temmuz 1989.

5) Erdoğan: İş işten geçmeden en az 3 çocuk | Ntvmsnbc

Kategori: İNSAN HAKLARITEORİ
Etiketler:

İlgili Gönderiler